7 Temmuz 2013 Pazar

T Ü R K İ Y E' M (Kastamonulu Şerife Bacı) - Mehmet Şükrü Baş

                                            TÜRKİYE’M
                                          (KASTAMONULU ŞERİFE BACI)
Her zaman ve her zeminde söylediğim bir söz vardır.  Söylemekle iftihar ettiğim bir söz, “Bu söz bana ait dediğim” bir
söz…
Nedir o söz?..
         “Benim bu cennet vatanım, benim yeryüzündeki cennetimdir”
         Evet, bu söz benim kalbimin derinliklerinden gelir. Bu sözde yalan yoktur, riya yoktur. Bu sözde sevgi ve sadakat vardır, iman vardır, itikat vardır.

         Ah bu vatan sevgisi
          Sevgilerin en yücesi
          Can içinde can
          Önce Vatan, önce Vatan…
 

         Bizde yaşantımız bolunca bu şiirimizdeki gibi “Önce Vatan” dedik.
         Vatan sevgisini her sevgiden yüce bildik.
         Biz o vatana gönül verdik. “Taşına toprağına kurban olayım” dedik ve diyoruz.  
                                         ***
         Bendeniz bütün imkânlarımı zorlayarak ülkemi gezip görmeye çalıştım. Yedi bölgeyi dolaştım. Doğusunu, batısını, kuzeyini güneyini gezdim. Seksen bir ilin en az yetmişine yakını gezip görme hazzını yaşadım.
         Yorulmadım, doymadım, usanmadım.
         İmkânım olsa ilçe ve köylerini bile gezerim bu cennet vatanın.
                                         ***
         28 Haziran’da okulların tatil olması nedeniyle eşim, kızım, damadım ve torunum Zeynep Miray’la birlikte sabahın köründe yola çıktık. Malatya, Sivas, Tokat, Amasya üzerinden hısımlarımın ikamet ettiği Boyabat’a geldik. Daha sonra Sinop, Amasya, Karabük, Safranbolu oradan da Ankara’ya, Ankara’dan da dokuz günlük bir gezi sonucunda Kayseri üzerinden evimize döndük.
         Gördüğümüz yerleri resmettik.
         İllerden geçerken o ilde yaşayan gönül dostlarımızı aradık, hal, hatır sorduk özlediğimiz seslerini duyduk.

                  KASTAMONU’LU ŞERİFE BACI  

         Yazımın girişinde bu vatanın güzelliğinden eşi ve benzeri olmadığından bahsettik.
         İsterseniz bu vatanın nasıl vatan olduğunu da bir bakalım. Bu vatanı bizlere canlarını, kanlarını vererek vatan kılan kahramanlarımıza bakalım. Bu kahramanlarımızdan Kastamonulu Şerife Bacı’ya bakalım. 
         “Vatanın bağımsızlığı namusumuzdur” idraki içerisinde 1921 yılının dondurucu bir kış gününde İnebolu’dan Kastamonu’ya kağnı ile mermi taşırken donarak şehit olan, kocasını da Çanakkale’de şehit veren yirmi bir yaşındaki bir çocuk annesi Kastamonulu Şerife Bacının Kastamonu Hükümet Binasının tam önündeki o muhteşem anıtına bakalım.
Kastamonu’ya gelinirde insanın milli duygularını şaha kaldıran, gözlerini yaşartan bu görkemli anıtı görmemek İngiliz Franklin Bouillon’un “Bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı kamyonu geçemez” dediği o mermi yüklü kağnıyı görmemek olur mu?..
Bu kağnıyı görüp de bu anıtta canlandırılan Şerife Bacı’yı eğitimci şair ve yazar değerli dostum, sevgili kardeşim Fazıl Ahmet Bahadır’ın destanlaştırdığı “Kastamonulu Şerife Bacı” başlıklı o muhteşem şiirini hatırlamamak olur mu?..
İsterseniz bu muhteşem şiiri hazmede, hazmede okuyalım. Okuyalım da bu vatanın nasıl vatan olduğunu bir kere daha anlayalım. Çünkü o şiir o hadiseyi cilt cilt nesirlerden daha iyi anlatıyor.
İşte o şiir:
  
KASTAMONULU ŞERİFE

İnebolu Limanı’ndan
Kastamonu Kışlası’na yol gider.
Kamyonlarla yarışır,
Umut yüklü kağnılar
Dizilir, kol kol gider.
Kağnıların başında
Kimi genç, kimi yaşlı
Kimi ak tülbentli,
Kimi ak saçlı.
Öküzlere gah yalvaran
Gah kızan,
Gözlerinde inat
Yüreklerinde iman
Kadınlar yürür gider.

Gök alçalmış yere doğru
Bulutlar değiyor dağlara,
Havada kar kokusu.
Yükünü alınca kağnısı
Bir kucak ot yaydı
Mühimmatın üstüne;
Düzeltip özene bezene
Yatırdı bebeğini.
Gayri daha kıymetliydi kağnısı
Bir yükü, bir de yavrusu.
Islanmasın, üşümesin diyerek
Sarıp sarmaladı çulu, keçeyi.
Besmele çeke çeke
Koşup öküzlerini
Sürüp gitti gidenlerin peşine   
    
              1                                                                                  

İnebolu Limanı’ndan
Kastamonu kışlasına yol gider.
Beyazdır dağlar, tepeler
Kar inceden tipiler.
Umutlar sarpa sarar
Cümle alem bilir ki:
Bu kağnılar,
Zamanında gidemezse yerine
Bugün gider, yarın gider, dün gider;
Vatan gider, namus gider, din gider…

Yağış durdu ikindide
Akşam, çekti ayaza.
Kar aydınlığında uzarken gece
Kıpır kıpırdı dudakları.
Tekrar tekrar  okuyordu 
Bildiği duaları.
Menzil ırak, yol uzun
Sıska öküzler yorgun.
Az kala bayırın başına,
Korktuğu geldi başına
Sustu ağlayan tekerler.
Duruverdi o anda
Yerle gök arasında
Canlı bildiği ne varsa,
Uzaklarda yürüyen
Kamyonların dışında.

              

Nemrut ateşlerinde
Yandı Şerife.
Sızlayan ayakları,
Mosmor elleri yandı.
Önüne koştu kağnının,
Olmadı ardına dolandı.
İtti, çekti, arkalayıp dayandı.
Fersiz gözlerinde öküzlerinin
Çaresizliği gördü.
İki damla yaş süzüldü gözünden
Dondu, yere düşmeden.
Issız dağların başında
Gecenin bir yarısı
Cebelleşirken canıyla,
Birbirine karıştı
Duası, bedduası.
Aşmazsanız bu bayırı
Haram olsun bu toprağın
Otu, çiçeği, çayırı!
Zehir olsun
Ak köpüklü pınarların suları!
Kımıldadı öküzler.
Kımıldadı,
Yer ile gök arasında
Canlı bildiği ne varsa. 
  
              3

Dinledi çulun üstünden
Yavrusu uyuyordu.
“Kağnı da senin” dedi.
“Ulu Tanrım!
Yükte senin, yavru da ”
Uzanıverdi usulca,
Örtü oldu
Çulun, keçenin üstüne.
Yavaş yavaş uyuşurken her yeri
Gelip gitti kulağına
Anasının ninni söyleyen sesi.
Kutlanmış bir düş gördü.
Düşünün bir yerinde,
Kalpaklı bir baş gördü.
Birden gıcırdadı binlerce teker
Sökün edip alaca şafaklardan
Kamyonları ezip geçti kağnılar.
Uyanmadı bir daha
Düşünde kaldı Şerife
Sonsuza kadar.

Kastamonu Kışlası’nda
Bir bebek sesi,
Şaşkına çevirdi herkesi.
Bakıp bakıp kucağında durana
Kimseye aldırmadan
Ağlıyordu dağ gibi adam.
Bir ayet indi gönlünden, diline
Tesbih oluverdi dudaklarında.
Döndü yönünü kıbleye,
Okuyup üfledi bebeğe
“ Ölüden diriyi çıkartan Allah ”
 “ Zafere işaret ” dedi komutan.
Mehmetler bir ağızdan:
“Zafere işaret” dediler “İnşallah!” 

                                  ***
Bizde yazımızı yazarken gözyaşlarımızı tutamadığımız bu muhteşem
dizelerin sonunda “İnşallah” diyoruz destanlar Şairi değerli kardeşim Fazıl
Ahmet Bahadır.
Hiç endişeniz olmasın bu mübarek insanların kanları ve canlarını vererek tapusunu aldığı bu mübarek topraklar her zaman ve her zeminde Şerife Bacılar, Nene Hatunlar, Seyit Onbaşılar ve Mustafa Kemal’ler çıkaracaktır inşallah...
Yeter ki onlara layık nesiller olalım.
Bu cennet vatanı canımızdan aziz kılalım.
İşte bütün mesele orda…

Mehmet Şükrü Baş (08 Temmuz 2013)

 1943 de Elazığ'da doğan Mehmet Şükrü baş, Elazığ Adalet Komisyonu Yazı İşleri Müdürü olarak çalıştı ve 1998 de emekliye ayrıldı. 
Daha çok şiirleriyle tanındı. "Sarıkamış'ta O Gece" adlı şiiri Doç.Dr.Burhan Tarlabaşı tarafından bestelendi ve Şebnem Kısaparmak tarafından CD'ye aktarıldı. Halen bazı mahalli gazetelerde ve internet sitelerinde yazı ve şiirleri yayınlanmaktadır.                                            

5 Temmuz 2013 Cuma

Atatürk'ü Dünya Anladı, Biz Anlamadık

Atatürk’ü Putin Anladı, Çin Anladı Biz Anlayamadık!

Yazdır
Prof. Dr. Taciser Onuk                       

1976 yılında UNESCO tarihinde ilk ve tek 152 üyenin oy birliği ile onayladıkları belge şöyledir; 
  “ATATÜRK KİMDİR;  ATATÜRK ULUSLAR ARASI ANLAYIŞ, İŞ BİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN BİR KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR INKILAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU.”
 
   Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından sadece Türk ulusu için değil,tüm insanlık için bir onur simgesi olarak tanımlanan, ulusumuz için gerçek bir aydınlanma öncüsü, bağımsızlık, barış, özgürlük, mutluluk ve hukuka saygı gibi evrensel değerleri kişiliğinde bütünlemiş yüce Atatürk, 20. yy’ dan 21. yy’ a manevi varlığını sürdüren tek liderdir. ‘En büyük eserim’ dediği Türkiye Cumhuriyeti, her yönüyle ileriye dönük, temelinde ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık kavramları olan büyük bir toplumsal değişim, dönüşüm ve gelişim projesidir.
 
  Ulus olarak daima birlik, bütünlük ve dayanışma içinde olmak salt devletimizin değil, kültürümüzün de temel özelliklerindendir. Bu anlamda Cumhuriyet, toplumu oluşturan insanların duyuş, düşünüş ve davranış birliği anlamına gelen kaynaştırıcı ve birleştirici nitelikteki ‘Kültür ‘ temeli üzerinde yükselen bir yönetim biçimidir ve başarısı da kültürün gelişmişliği ile doğru orantılıdır.
 
  ‘Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür(1930)’diyen Atatürk, ulusal kültürümüzün her öğesinde ulusumuzun çağdaş dünya ile bütünleşmesini, Cumhuriyetle birlikte kültürümüze kazandırılan çağdaş değerlerin diğer uluslarla paylaşılmasını sağlayıcı adımlar atmış, pek çok konuda pek çok ülkeye örnek olmuştur.
 
  Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyetinin hedefi, kadın – erkek bütün dinamikleriyle, ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmaktır.
 
  Kültürün evrenselliği, bilim, deney, gözlem, yaratıcılık ve teknoloji yoluyla kazanılabilir. Bir toplumun kendine özgü yaptığı, yarattığı her nesne kültürünü, uygarlık kavramı ise bir toplumun yükselebildiği kültür düzeyini gösterir, anlatır.
 
  Bir ulusun yaşama biçimi, aynı zamanda o ulusun kimliğinin ve kişiliğinin de canlı belgeleridir.  Aynı zamanda, toplumu oluşturan bireyler arasındaki farklılık ya da değişimleri belirleyen en önemli etken de kültürdür.  Kültür, tüm canlı varlıklar gibi sürekli değişim halindedir. Ancak bu değişimin niteliği ve hızı toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir. Farklılıkları belirleyen ana unsur yüce Atatürk’ün ifade ettiği kültür tanımındaki hedefleri amaçlayan ve özümseyen toplumlarda daima olumlu yönde gelişmekte, aksi durumlarda ise toplumun kültürel kimlik ve kişiliğinin hızlı biçimde yozlaşmasına neden olmaktadır.
  Bir toplumun gelişmişliğinin göstergesi durumunda olan ulusal kültürün kendine özgü niteliklerini yitirmeden çağdaş boyutlar kazanması, ancak o toplum bireylerinin ortak çaba, ortak bilinç ve ortak irade güçleri ile gerçekleşebilir.
 
  Binlerce yıllık kültür ve uygarlık birikiminin önemini, köklü kültürümüzle toplumumuzun birleştirici güçlü içyapısı ve aynı zamanda zengin manevi alt yapısını vurgulamak, çağdaş dünya ile bütünleşmesini sağlamak amacıyla Atatürk 1931 yılında Türk Tarih Kurumunu, 1932’ de Türk Dil Kurumunu kurmuş, Türkçe’nin sadeleşmesi ve zenginleşmesi için çalışmalar başlatmıştır. Bu kurumlara ilave olarak Anayasamızın 134. maddesi uyarınca 2876 sayılı kanunla 1983 yılında Atatürk Kültür Merkezi ve Atatürk Araştırma Merkezi olmak üzere tüzel kişiliğe sahip dört bilim kurumundan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu oluşturulmuştur.
 
  2002 Ocak – 2006 Ocak tarihleri arasında ilk kadın başkanı olmaktan büyük onur ve gurur duyduğum Atatürk Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi’ nin (AYKAKM) amacı, milli varlığımızın milli gücümüzün gelişmesinde ve devamında Türk Kültürünü Atatürkçü düşünce, ilke ve devrimleri doğrultusunda bilimsel yoldan incelemek araştırmak ve bir bütünlük içerisinde tanıtmak, yaymak, yayınlamak Türk Ulusu ve Dünya kültürleriyle buluşturmaktır.
 
  Bu amaçla kurumda, süreli süresiz yayınlar yapılıp ulusal ve uluslar arası kongre, konferans, sempozyum, panel, bilim ve eğitim projeleri gerçekleştirilmiştir.
 Aralık 2002’ de Ankara’da gerçekleştirilen, “Cumhuriyetten Günümüze Türk Kültürünün Dünü Bugünü ve Geleceği” konulu beşinci Türk kültürü uluslar arası kongre çok olumlu yankılar uyandırmıştır. Kültürümüzü oluşturan 16 konu başlığı altında ayrı kitaplar yayınlanmıştır.
  Atatürk’ün vasiyeti olan Türk kültürünün dünya kültürlerine etki ve katkıları ise, Cumhuriyet döneminde tüm boyutlarıyla altıncı Türk kültürü kongresinde (aralık 2005) ele alınmış, dünyadaki varlığı kanıtlanmıştır. 
 
Kongre sonuçlarından bazı alıntılara göre;
 
 Dünya uluslarının dillerinde yaklaşık 12.000 kelime bulunan Türkçe, bugün dünyada en yaygın altıncı dil konumundadır. Türk şair ve yazarlarının verdiği birçok eser başka dillere çevrilmiş, dünya literatürüne katkıda bulunmuş, Türk tarihçilerinin Türk tarihiyle ilgili araştırmaları birçok ulusun tarihini aydınlatmaya yaramıştır.
 
Gazi Mustafa Kemal Paşanın önderliğinde kazanılan Türk İstiklal Savaşı ve yaptığı devrimler, Gandi ve Nehru gibi önemli liderleri etkilemiş, sömürge imparatorlukları bünyesinde olan birçok ulusun, özellikle de doğu uluslarının uyanması ve bağımsızlıklarını kazanmalarında etkili olmuştur. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti bugünkü varlığını Atatürk devrimlerinden esinlenerek korumuştur. 
Atatürk, Avrupa dışında Cumhuriyet kuran tek lider’dir. İslam dünyasında laik demokratik devlet düzenlerinin kurulmasında, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti iyi bir örnek olmuştur. Günümüzde ise İslam devletlerine model olarak Türkiye önerilmektedir.
 
Kongre döneminde Çin Büyükelçiliği Kültür Müsteşarıyla yaptığımız bir görüşmede, “Çin’ in gelişmesindeki en önemli etkenlerden birisi Atatürk’tür. Bizim eğitim sistemimize göre ilköğretim öğrencilerimize dünya çapında dört büyük lider öğretilmekte ve bunların başında Atatürk gelmektedir” sözleri beni çok etkilemiştir. 
“Atatürk’ü nasıl öğretiyorsunuz?” soruma karşılık Müsteşar, “Atatürk’ü ders kitaplarındaki metinlerle tanıtıp, Türkiye’nin emperyalist saldırganlara karşı Atatürk’ün önderliğinde Ulusal Kurtuluş Savaşını nasıl kazandığını, tüm dünyanın ezilen halklarına da nasıl örnek olduğunu anlatıyoruz. Üzerinde önemle durduğumuz konu, O’ nun en zor zamanlarda her türlü olanaksızlıklara karşın yılmadan nasıl böyle bir mucize yaratabildiğini, özellikle de mücadele ruhu, düşünce sistemi ve beyin gücünü çocuklarımıza öğretmeye çalışıyoruz. Bugün bizim eğitim sistemimizde ve felsefemizde başarı için mutlaka bir çıkış yolu bir alternatif vardır, sorunlar karşısında pes etmek yoktur, çünkü Atatürk pes etmedi ve kazandı.” demiştir.
 
Bu sözler karşısında özellikle son yıllarda, Atatürk’ü ve düşüncelerini unutturma adına her türlü çabayı gösteren vefasız bir toplumun bireyi olarak çok etkilenmiş ve utanmıştım.
 
Diğeri, kongre nedeniyle Ankara’ ya gelen ve Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’in danışmanlarından, aynı zamanda da bir gazeteci olan Sn. Zorap ile görüşmemizdir. 
Zorap’ ın ifadesine göre Putin, Atatürk’e hayrandır. Atatürk’ün yaptıkları, Kurtuluş Savaşındaki başarıları ve yoktan var ettiği Türkiye Cumhuriyeti  çok önemli bir örnek’ tir ve  çalışma masasının üstündeki pek çok kitap Atatürk’ le ilgilidir. 
 
Putin’ in Atatürk’ ün düşüncelerinden ve başarılarından çok etkilendiğini ve yararlandığını duymak utamadığım ve etkilendiğim diğer bir anıdır.
 
Atatürk’ü Putin ve Çin anladı biz neden anlayamadık, neden bu günlere geldik sorusunun yanıtını bir başka yazımda açıklamaya çalışacağım.

Prof. Dr. Taciser Onuk          

Başbakanlık Atatürk Yüksek Kurumu     
Atatürk Kültür Merkezi Önceki Başkanı 

31 Mayıs 2013 Cuma

İHSAN TOPÇU "Oğuz Tansel Şiir Ödülü" nü aldı.

ŞAİR İHSAN TOPÇU’NUN ONUR GÜNÜ

Şair İhsan Topçu,Zaman Kalbinden Kanıyor” adlı eseriyle “Oğuz Tansel Şiir Ödülü” aldı.
Şair İhsan Topçu bu yıl “Kalbinden Kanıyor Zaman” adlı eseriyle “Oğuz Tansel Şiir Ödülü”ne   lâyık görülmüş olup ödülü; 30.05.2013 günü Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ nde yapılan bir törenle kendisine verildi.
Sunucu Mehmet Çevik gerek Oğuz Tansel’in ve gerekse 73 eser arasında birinci seçilen “Kalbinden Kanıyor Zaman” adlı eserin sahibi Şair İhsan Topçu’nun kısa biyografilerini de okudu.
Törende Sevda Cenap And Müzik Vakfı Kadınlar Korosu, şef Cihan Can yönetiminde yerli ve yabancı bazı değerli eserleri seslendirdi.
Tansel ve ödül hakkında Prof.Dr.Cevat Geray, Tansel’in öğrencileri Prof.Dr.İlhan Tomanbay, Sayıştay Onur Üyesi Hasan Baş ve Prof.Dr.Aysıt Tansel de birer konuşma yaptılar.
Ödül sahibi Şair Topçu ise konuşmasında, genelde ödüllerin artık hatır gönülle verildiğini, ayağa düştüğünü; ancak “Oğuz Tansel Şiir Ödülü” nde durumun böyle olmadığını, seçici kurulun titiz çalıştığını ve görevlilerin hiç birini yakından tanımadığını, bu nedenle de ödülü severek kabul ettiğini ifade etti. Konuşmasını okuduğu bir şiiriyle bitirdi.
Birçok şair, yazar, sanatçı ve basın mensubunu katıldığı tören oldukça dikkat çekti.

İHSAN TOPÇU KİMDİR ?

İhsan Topçu 30.08.1948 de Sürmene’ye bağlı Kuşluca köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Bazı liselerde ve Kocaeli Eğitim Enstitüsü’de edebiyat öğretmenliği yaptı. Kocaeli Üniversitesi’nde Türk Dili dersleri verirken, Türk Dili Bölüm Başkanlığı’na getirildi. 1995 de aynı üniversitede “Şiir Okulu” nu kurdu ve uzun zaman müdürlüğünü de sürdürdü. 17.01.2006 da emekli oldu.
Şiirleri 1964 den bu yana pek çok dergide yayınlanan Topçu, yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli ödüller aldı.
Evli iki çocuk babası şair, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Edebiyatçılar Derneği üyesidir.
Eserleri :
1.Üçüncü Mevki Duygular (1969),
2.Yarınsız Sayfaları YIRTIYORUM (1975),
3.Arayış Yol Arıyor (1990),
4.Gökyüzünü Yitiren Kuş (1994),
5.O Yitik Kıpırtı (1996),
6.Yaşam Avuçlarımızda Sonsuzveren Gül (2003)
  



      

28 Mayıs 2013 Salı

AYASOFYA'NIN ÇAN SESLERİ (YA DA İSTANBUL'UN 2.FETHİ)

AYASOFYA’NIN ÇANLARI
 (YA DA İSTANBUL’UN İKİNCİ FETHİ)

Boğaz’ın derin sularına  
Çevriliyken topları padişah saraylarına demirli düşman zırhlılarının
Onların dev bacalarından yükselen kapkara dumanlar
Kaplarken İstanbul’un ufkunu
Sarayının duvarlarına kadar küçülmüş İmparatorluğunun   
Görüyordu son sokaklarını
Penceresinden Osmanlı’nın son sultanı!..
Tıkadı kulaklarını ve daldı her zamanki uykusuna,
Şehrin Hıristiyan mahallelerinden dalga dalga gelen
Kilise çanlarının zafer çığlıklarına.

İşte o acı günlerde
Yükseldi bir umut sesi
Anafartaların O yenilmez askerinden
Görünce demir atmış çağın en büyük donanmasını Boğaz’da
“Geldikleri gibi giderler” dedi bütün dünyaya.
Oysa bu düşman tekneleri,
Ne bir gösteri ne bir dostluk ziyareti için
gelmemişlerdi buraya.
Koca gövdelerini, kalın zırhlarını
Boğaz’ın soğuk sularında yıkayan bu gemiler,
Uzak ülkelerinden bin yıllık saltanatı yıkmak için gelen
Zenginliklerinin gücü, güvencesi, gururu,
Bu ölüm makineleri,
Gittiler geldikleri gibi sonunda birer birer;
Arkalarında bir yığın gözyaşı,
Bir yığın acıyı bırakarak topraklarımıza…
Ama gittiler işte.
O’nun söylediği düşündüğü gibi…
Toplayıp Boğaz’ın sularına vuran karanlık gölgelerini
Toplayıp düşman görüntülerini Türk Yurdu’ndan
Marmara ufkunda kaybolup gittiler bir gün gözden;
Korkunç umutlarını gerçekleştiremeden,
Kışkırtıp Anadolu’ya saldıkları Yunan hayallerini
Yüzüstü bırakarak…
Gittiler geldikleri gibi.

Evet siz Büyük Fatih’in Büyük Soyu,
Bu yurdun gerçek çocukları bilin, unutmayın,
Bilin kimdir İstanbul şehrinin ikinci Fatihi;
O’dur size kişiliğinizi yeniden kazandıran,
O’dur ulusuna vatanı yeniden vatan yapan!
Sabah akşam ve her zaman
O’nu kötüleyen zehirli dil, kara vicdan!
O’na borçludur dinini, bugünkü yaşamını ve her şeyini!
Ancak O’nun zaferiyle İstanbul’un ve Anadolu’nun ufkunda,
Bir daha uyanmadı
Ve uyanmayacak Ayasofya’nın susmuş çan sesleri!..
*
Orhan ÜLKÜLÜ
(Kaynak: Anahtar Dergisi, Nisan 2000, sayı 136)


17 Mart 2013 Pazar

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ


ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ
M.Akif’e
***
Ey zaferi görmeden ölüp gidenler,
Ey son nefeste bile “vatan” diyen şehitler,
Ey milleti yoluna alkanlarını döken,
Ey tekbir sesleri ile bu dünyayı terk eden,
Ey ömrünün baharı yirmi yaşta ölenler,
Ey şehadet işini kutsal ödev bilenler,
Ey erler arasına karışmış genç teğmenler,
Ey omuz omuza vermiş albaylar, generaller,
Ey Ulu Önder Ata, ey Mustafa Kemal’ler,
Ey ikiyüz elli bin şehit veren anneler
Ey mermiden çürümüş çökük belli nineler.
*
“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi”
Diyen ey koca şair Türk’ün Mehmet Akif’i,
Ey Akif!.. Yarattığın yen nesil Asım’ı
O mağrıbın yerine ben yarana sarsam mı?
Korkmam “sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak”
Ruhunuz var oldukça bu millet yaşayacak.
*
Köksal TOPTAN (Zonguldak 1962)

12 Mart 2013 Salı

GÜNÜN ORTAKLIĞI - F.H.DAĞLARCA

GÜNÜN ORTAKLIĞI

Şeytan Dağı’nın öküzü
Seslendi Serçe’ye;
“Hadi ortak olalım
Konuver üstüne şu kocaman çuvalın
Gagala gagala gagala
Ağzını bağlayan ipi”
Sonra başlayacak benim işim
Boynuzlarımla yere yıkacağım onu
Yere saçılacak altın arpalar
Tıkınacağız ölene dek

Sonuçlandı ortak çaba
Ağzı açılınca çuvalın
Başını içine soktu öküz
Kocaman karnı şişti ha şişti

Serçe 
Tezek yedi ölene dek
*
Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
(26.08.1914-15.08.2008)

9 Mart 2013 Cumartesi

ERMENİ YALANLARINA SAHİP ÇIKANLAR

ERMENİ YALANLARINA SAHİP ÇIKANLAR
TERÖRÜ BESLEYİP BİZE KARŞI KULLANANLARDIR
 Nazif KURUCU (*)
         Ülkemizdeki Ermeniler ve kendilerini Türk saymayan hiçbir unsur bırakın soykırımı, hiçbir kötü muamele görmemişlerdir. Osmanlı kurulduğu yıllardan ve özellikle genişlediği asırlardan başlayarak; azınlıkları Türklerden üstün tutmuştur. Anadolu’da Selçuklu eserleri çok! Onlardan önce ve sonra kurulan Türk ve Türkmen beyliklerinin bıraktığı eserler de bol. Fakat Osmanlı padişahları tarafından yaptırılan kalıcı eserler, nadirattandır. Pek az Türk kökenli paşa veya vezir olabilmiş; onlardan bazıları kendi doğdukları beldelere, bir cami veya külliye kurmuş olabilir. Bunlar, iki elin parmaklarını geçmez. Saraylarda yaşayanlar ve en üst düzeyden en alta kadar hizmet edenlerin hiçbiri (Birkaç Bolulu aşçı yamağı dışında) Türk değildir. Ermenidir, Rum’dur, Sırp’tır, Arnavut’tur, Arap, Zenci ve başkalarıdır. Fakat çoğu özellikle Türklerden seçilmemiştir. Orhan Bey’den sonraki hemen hiçbir padişahı Türk analar doğurmamıştır. Devletin sahibi olan ve asıl yükü çeken Türklerin niçin ihmal edildiği tahmin edilebilir. Rahmetli ve büyük insan Osman Bey ve oğlu, kuruluştan önce diğerlerinin çadır komşularıydı. Tüm çadırlılar birbirine eşitti; beyin eteğini öpmezler ve önünde secdeye kapılmazlardı. Birbiriyle şakalaşır, eksiğini de söyleyebilirlerdi.
Oysa azınlıklar yalnızca el etek öpmeyip, secdeye de kapanıyorlardı. “Padişah veya veliahtlar Türk kızıyla evlenirse; o gelininin akrabaları çevrelerine bir üstünlük sağlar” endişesi de etkili oldu mu? Bilinemez. Belki de“Anadolu ve çevresinde yeni Türk Beylikleri kurulur” korkusu, Türklerin Osmanlıda üçüncü sınıf halk muamelesi görmesinde etkili olmuştur. Özellikle Karaman Beyliği’ni fethetmek, Osmanlı’ya çok zorluk çıkardı. Fatih Sultan Mehmet bir seferinde Karaman’a giderken; Yalvaç’ın Örkenez(Bağkonak) köyüne uğramış. Cami yapılması için biraz altın bırakmış; eski toprak damlı cami o zamandan. Hadim’e uğradığında ise; atından terli inip su istemiş; bir Yörük kızı kendisine tasla su getirmiş. Fakat üzerine çam yaprakları ufalamış. Padişah onu dökmüş. Kız yeni verdiği suya da çam yaprakları övelemiş. Üç beş kez böyle olunca; padişah kızıp nedenini sormuş. Güzel kız; “Sultanım terlisin; yavaş iç de hastalanma diye yaptım” demiş. Memnun olan Fatih, ellerini Yüce Mevla’ya açıp:“GÜZELİNİZ FARİMESİN-ÇAMLARINIZ KURUMASIN!” duasını etmiş. O yüzden, HADİM VE TAŞKENT çamları her zaman koyu yeşildir. Güzelleri de kolay yıpranmaz ve çirkinleşmez. Keşke yüce Fatih, o kızcağızla evlenseydi. Evlenseydi de, Osmanlı; Karaman Beyliğinin halkını her fırsatta uzak diyarlara sürmeseydi! Bir zamanlar Anadolu’da otlayan koyunların yarısı Karaman Beyliği ovalarındaymış. *Denizli’nin Çameli ilçesinde kaymakamlık yaptım. Oranın adı, eski haritalarda Karaman olarak yazılır. Köyceğiz Beylerinin bu dağlık topraklarına, buradan dan  halk götürülerek yerleştirilmiş. Cumhuriyete kadar, toprak sahibi beylerin eciri- kölesi olmuşlar.   *Kıbrıs’taki Türk halkının çoğunun kökenleri de Karaman beyliği ahalisidir.  *Mustafa Kemal Paşa’nın dedesi KIZIL AHMET, Bulgar ve diğer anasır çeteleriyle savaşmak için arkadaşlarıyla dağlara çıkmış. Orada kalmış. Onun ve Kızıllar denen sülalenin kökeni de, Rumeline Karaman’dan oralara göçürülmüş. Halkı boşaltılarak Karaman Beyliğinin yeniden problem çıkarması böylece engellenmiş. Asıl tehlikeli olan; Ermeni, Rum, Arap ve diğer azınlıkların sakınca yaratma ihtimali yok sanılmış! Önemli makamlar ve ayrıcalıklar hep onlara verilmiş.  Belki bunda Rum ve Ermeni’lerin yabancı dil bilmeleri de etkili olmuştur. Bu ihtimal pek az. Türk çocukları da sarayda ve Enderun’da eğitilip yabancı dil öğrenir ve yetiştirilebilirdi. Böyle bir şey yapılmamış.
Batılar ve bütün dünya devletimize saldırdığında; Ermeniler, Rumlar, Araplar ve diğer unsurlar, içimizden ve arkamızdan vurdular. “Ermeni ve Rumların, camilere doldurup yaktığı Türklerin ve köylerin intikamı alınmak istenir de zarar görürler endişesiyle” devlet onları korumalı bölgelere göndermiş. Bu hicret sırasında zarar görenlerin şimdi dünyayı bize kışkırtıp; tahrik etmeleri kıymet bilmezliktir. Dışarıdaki Ermeniler, sömürgecilerin tuzaklarına alet olmasalar; daha kazançlı çıkarlar. Bizden korkup birlikte saldırmak isteyen büyüklü-küçüklü küffar, onları maşa olarak kullanıyor. İslam dünyasına karşı sürdürdükleri Haçlı cinayetlerini, yeniden Türklüğün üzerine yoğunlaştırmak istiyorlar.   
            Mizansen budur. Osmanlı’nın koruyup yücelttiği her anasır; Türk halkını ve devletini haritadan silmek için Haçlılara yalakalık yapıp iftiralar geliştirerek tahrikçiliğin peşindeler. Bundan kendileri zararlı çıkar.
Birçok batılı parlamento, düzmece yasalarla tarih yazma küstahlığını gösteriyor. “Emeni soykırımı olmadı” diye yazan ve hatta sokakta fısıldayan kardeşlerimizi hapislerde çürütmeye kalkıyorlar. Ermeni soykırımı iddiasının yalan olduğunu, onlar da biliyorlar! Amaçları bu bahanelerle bize saldırmak, soymak ve yok etmektir.Yöneticilerimiz, ona göre önlem geliştirsin. nazifkurucu@hotmail.com

(*) Yazar, Avukat, E.Milletvekili,İdareci 

Hayli den hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,                          
Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
Kara bir kinle taassup pusudan çıktı yine,
Yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü.
--